NACİ AKIN

LİDER OLUNMAZ LİDER DOĞULUR

Lider, 20. Yüzyılın sihirli sözcüklerinden biriydi, 15. Yılına girdiğimiz 21. Yüzyılda da hala önemini koruyor diyebiliriz. Hele ülkemiz gibi kişi odaklı siyaset ve demokrasi pratiği olan ülkelerde bu sihirli sözcük daha da bir önem arz ediyor. Zira halk kendisini anlayan ve gönül bağı kuran liderleri tanıyor, anlıyor ve peşine düşüyor. Öyle ki; bu bağ ne kadar güçlü olursa sadakati de o kadar güçlü oluyor, gösterdiği hoşgörü de o kadar fazla oluyor, adeta toz kondurmuyor.Ekran Resmi 2015-01-15 19.19.36

1993 yılında Süleyman Demirel Çankaya’ya çıktığında DYP genel başkanlığı için üç aday yarışıyordu. Menderes-Demirel çizgisinin duayenlerinden İsmet Sezgin, Demirel ekolünün genç bakanlarından Köksal Toptan ve henüz kimsenin çok fazla tanımadığı ekonomi profesörü ve devlet bakanı Tansu Çiller. Sezgin ve Toptan DP-AP çizgisinin devamıydılar ve camianın içinden geliyorlardı. Sezgin tecrübesi, davaya sadakati ve devlet adamlığı vasıflarıyla öne çıkıyor ve eski kuşak politikacılardan destek buluyordu. Köksal Toptan ise yeni nesil demokratlardan taraftar bulmuş ve ortaya attığı “kadro demokrasisi” kavramı ile lider partisinden kadro partisine dönüleceğinin şifrelerini vermişti. Bu tavrı gençler, entelektüeller ve teknokrat particiler arasında tasvip görmüşse de çoğunluğu taşralı olan delegeler için pek anlam ifade etmemişti.

Ekran Resmi 2015-01-15 19.16.42Her ikisinden farklı olarak Çiller tanınmadığı delege topluluğu yerine tabana, kamuoyuna mesaj vermeyi tercih etti. Başlangıçta bu tavrı yadırgandı ve taraftar bulmadı ama bu hareketi onu medyaya taşıdı ve ünlendi. Reklamın kötüsü olmaz misali Hürriyet gazetesinde çıkan mayolu fotoğrafı onu bir anda şöhret yaptı. Onu kendine yakın hisseden halk sonunda delegeye de tesir ederek Çiller’in kazanmasında etkili oldu. Lider odaklı siyaset anlayışına sahip Türk seçmeni bir anda değişim rüzgarlarına kapılarak Çiller’i baş tacı etti.

Lider olunmaz lider doğulur ve Türkiye’nin açmazı da son dönemde alternatif lider çıkaramamaktır. Liderlik öğrenilmez, ancak yaşanarak kazanılır, geniş halk kitleleri ile aranda bir iletişim köprüsü kurabiliyorsan, onların hissettiklerine tercüman olabiliyorsan liderlik yolunda bir adım öndesin demektir. Lider, halkıyla arasında gönül bağı olan insandır, öldükten sonra veya iktidardan indikten sonra da bu gönül bağı sürüyorsa o zaman gerçek manada lider olunur. Atatürk gibi dahi bir dünya liderini tasnif dışı tutarsak bu gönül bağını kurabilen ve sürdürebilen ülkemizde üç lider vardır: Menderes, Demirel ve Özal. Tayyip Erdoğan da halkla arasında gönül köprüsü oluşturabilmiş bir liderdir, ancak henüz iktidarını muhafaza etmektedir, dolayısıyla onu bu isimlerin yanında sayabilmek için vakit erkendir.

ecevitEcevit, İnönü ve Çiller de lider özellikli devlet adamlarıydılar, ancak liderliklerini sürdüremediler gözden düştüler. Bunların arasında hayatta kalan sadece Çillerdir, gözden düşüp parlamento dışında kalmasına rağmen bugün hala kırsal kesim ve Anadolu seçmenleri tarafından aranmaktadır. Ancak o halktaki bu talebe cevap verecek cesareti kendinde görememekte, sebebini bilemediğimiz bir şekilde kendisine yöneltilen teklifleri reddetmektedir. Ecevit ise son döneminde 28 Şubat sonrasındaki başarısız koalisyon Hükümetine başkanlık etmese, 2001 krizine yol açan o talihsiz toplantıda Cumhurbaşkanı ile girdiği sürtüşmeyi hiç yaşamamış olsa bugün belki de Menderes, Demirel ve Özal’la birlikte anılacaktı. Onun halkla kurduğu gönül köprüsü, dürüstlüğü, özgürlükçülüğü 80 öncesindeki başbakanlıklarında yaşattığı yokluk ve kuyruk dönemlerini bile unutturmuştur. Zaten bir daha da Türk solu onun gibi bir lider çıkaramamıştır.

Ekran Resmi 2015-01-15 19.18.16İnönü ise ayrı bir vakadır. İnönü liderdir ama Menderes, Demirel, Özal gibi ve hatta Erdoğan gibi halkla arasında bir gönül bağı kuramamıştır. Onun handikapı Atatürk’ten sonra gelmesidir, ama o Atatürk’ün gölgesinde kalmaktan kurtulmak için halkın gönlüne girmeyi denemek yerine devlet gücünü ve siyasi gücünü kullanmayı tercih etmiştir. 11 Kasım 1938 de İnönü, Meclise, bürokrasiye ve orduya hakimdi ve bu güçle Reisicumhurluğa seçildi, ama arkasında millet yoktu.

Tarihi kişiliği, vatanperverliği, dürüstlüğü, devlet adamlığı, mazbut aile hayatı asla tartışma konusu değildir. Onun devri dünyada Stalin, Hitler, Mussolini gibi diktatörlerin yükseliş devriydi. İnönü de kendince, Atatürk’ün gölgesinde bir lider olmaktan kurtulmak, güçlü cihan imparatorluğu bakiyesi olan ülkemizi güçlü göstermek adına bu liderlere öykündü. Halkla bütünleşmek yerine devlet gücünü kullanarak, Atatürk yerine kendi adına paralar, pullar bastırdı. CHP tüzüğüne değişmez genel başkan ibaresi ekleterek “Duçe” ve “Führer”e özendi, kendini “Milli Şef” ilan etti. Devletin gücüyle liderliğini korumak pekiştirmek istedi, ancak 2. Dünya savaşının hür dünya ülkelerinin zaferiyle sonuçlanması ardından Türkiye için demokrasi ve çok partili siyasi hayat kaçınılmaz hale geldiğinde İnönü’nün Milli Şefliği işe yaramadı.

İnönü Türkiye’yi savaşa sokmamakla ülkeye büyük bir hizmette bulunmuştu, ama savaş döneminde yaşanan kıtlıklar, yokluklar onun halktan iyice kopmasına sebep olmuştu. Zira yokluk ve karne döneminin acılarını devlet görevlileri, CHP üyeleri ve ordu mensupları yaşamamışlar, halk ise bunun bedelini en ağır bir şekilde ödemişti. Yoksul köylü kendi ürettiği mahsulüne bile sahip olamamış, Milli Koruma Kanunun altında inim, inim inlemiş, jandarma ve tahsildardan bucak, bucak kaçar hale gelmişti.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen İnönü, kaybedeceğini bile bile çok partili hayata geçişin önünü tıkamamış demokrasinin tesisine fırsat vermiştir. Bu belki de bu ülkeye yaptığı en hayırlı hizmetti, ancak onun bu iyi niyetine rağmen 1946 seçimlerinde devlet gücüne karşı yarışan muhalif partiler, hile ve desise ile seçimi kaybettiler. İnönü, hileli ve şaibeli 46 seçimleri ardından halkın taleplerini okuyabilmiş, anlayabilmiş, devletçilik anlayışını yumuşatarak liberalleşmeye adım atmış, hür teşebbüse kıymet vermeye başlamış, İmam Hatip Okullarını açarak din eğitimine önem vermiştir. Ancak İnönü’nün bu milletle barışma adımları sonuç vermemiş ve 14 Mayıs 1950 seçimleri ardından bir daha belini doğrultamamıştır. İnönü belki 48’lerde başlattığı bu açılımları, DP iktidarı döneminde de sürdürse, ordudan medet ummak yerine halkı arkasına almaya çalışsa, 27 Mayıs acıları yaşanmayacak, 61 seçimlerinde veya Menderes’in darbeden bir gün önce açıkladığı gibi yapılacak bir erken seçimde halkın oylarıyla yeniden iktidara gelebilecekti. Ama olmadı, 27 Mayıs darbesi ülkenin üzerine bir kabus gibi çöktü, İnönü halkla gönül bağı kuramadığı gibi Menderes’e olan sevgi de misliyle arttı. Ardından gelen 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ise siyaseti tarumar etti, nice genç canların yok olmasına sebep oldu. Söyleyeceğim o dur ki; kimse milletten başka bir gücün arkasına sığınmasın, milletten başka bir güçten medet beklemesin. Şeyh uçmaz, mürit uçurur diye bir söz vardır, nasıl ki şeyhi postuna oturtan ve orada muhafaza eden müritleri ise, liderleri de uçuran millettir. Sen milleti unutur devletin gücüyle zulüm ve baskıya yönelirsen, millet de seni unutur.

Öğrencilik yıllarımızda okulla gençlik kolları siyasetini bir arada yürütüyordum. Bir dönem Genel Başkanlığını da yürüttüğüm AP Gençlik Kollarının, Avrupa Demokrat Öğrenci Birliği faaliyetlerine katılmasını sağlamıştım ve ayrıca Türk Atlantik Derneği kanalıyla da NATO üyesi ülkelerin gençlik örgütlerinden seçilmiş gençlerle Avrupa’nın muhtelif ülkelerinde düzenlenen Young Political Leaders (Genç siyasi liderler) toplantılarına katılıyor, yetişiyorduk. Ancak o günün şartlarında Yunanistan, Portekiz ve kısmen de İspanya ve İtalya dışındaki ülkelerle demokrasi ve siyaset anlayışımız ve yöntemlerimiz çok farklıydı. Bugün artık ülkemizde de siyasi partilerin siyaset okulları ve üniversitelerin liderlik okulları da var. Bunlardan en başarılısı kuşkusuz Bahçeşehir Üniversitesinin Liderlik ve Politika Okuludur. Başında da kendisinin de bir lider adayı olabilecek vasıflara sahip olduğunu düşündüğüm, sevgili abimiz, bakanımız merhum Barlas Küntay’ın emaneti Doç. Burak Küntay vardır. Ancak hep altını çizdiğim gibi liderlik öğrenmeyle olmuyor, kişinin yaradılışında, doğasında hatta genlerinde bir takım özelliklere de sahip olması gerekir. Hitabet sanatı, vücut dili kullanımı, iletişim kurabilme yetisi, diksiyon, yürüyüş, duruş öğretilebilir ama liderlik bana göre öğretilemez. Liderlik sevgi, hoşgörü, insanlarla gönül bağı kurabilecek, muhalifi bile olsa insanlara kendini sevdirebilecek, saydırabilecek Allah vergisi vasıflar da gerektirir.

Bu gün tek kutuplu bir dünyada yaşıyoruz, artık soğuk savaş yıllarının ideolojik siyaset anlayışı çok gerilerde kaldı. O günlerin şartlarında ideolojik söylemlerle kitleleri peşine takabiliyordun, ama bugün insanların, refah ve mutluluğunu sağlamak, huzur, güven ve barışı yerleştirmek, insan haklarını, özgürlükleri, adaleti bir hayat tarzı olarak benimseyip uygulamak ve ülkenin tüm yurttaşlarını eşit olarak kucaklamak ve bunu sağlayabileceğine halkı inandırabilmek gerekmektedir. İşte o zaman gerçek bir lider doğar.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı budur, arayışlar da vardır, ümidinizi kaybetmeyin bu arayışlar mutlaka meyvesini verecektir. Kalın sağlıcakla.

4 thoughts on “NACİ AKIN

  1. Naci bey liderlerimizi ve devlet adamlarımızı oldukça objektif bir şekilde değerlendirmişsiniz.Umarım sevsekte sevmesekte artısıyla eksisiyle liderlerimizi değerlendirebilmeyi milletçe öğreniriz. Yavuz KAYMAKCI

  2. Naci Bey bu fevkalade tespitlerinize sonuna kadar katılıyorum. Ancak liderlerde olması gereken çok önemli iki vasfı söylememişsiniz. Birincisi cesaret, ikincisi öfke kontrolü. Bugün lider olarak ortaya çıkması beklenen isimler vardır, ancak Erdoğan’ın karşısına çıkabilecek cesareti gösterememektedirler. Çiller faili meçhullerin üstüne yıkılabileceğinden ve kocasının işlerinin engelleneceğinden korkmaktadır. Hisarcıklıoğlu ise TOBB’a gönderilen müfettişlerden bile ürkmektedir. İlhan Kesici kayınbiraderinin kusurlarının yeniden ortaya dökülmesinden endişelenmektedir. Bu nereye kadar sürecektir? Hangi cesur adam çıkacaktır da bu milletin makus talihini yenmek üzere milleti peşinde sürükleyecektir? Öfke kontrolü ise Erdoğan’da olmayan bir vasıftır. Bugün iktidar elindedir ama yarın ne olur kimse bilemez. Unutulmasın ki Menderes’in karşısında İnönü gibi bir lider, Demirel’in karşısında ise hem İnönü hem Ecevit vardı. Özal ise yasaklı olmasına rağmen Demirelle yarışıyordu. Erdoğanın karşısında ise kimse yoktur. O yüzden dışardan kendisine rakip arıyor, Esat gibi, Sisi ve Netanyahu gibi. Bir de sanal düşman yaratıyor Hoca Efendi gibi. Karşısına gerçek bir lider çıktığında ancak rüştünü ispat edebilir.

  3. Memlekette siyasi ahlak kalmamış, dürüst siyaset anlayışı hizmet aşkı kalmamış. Varsa yoksa nüfuz siyaseti, adam kayırma çıkar ilişkileri. Nerede kaldı millete hizmet? Böyle bir ortamda lider beklemek boşuna, biz önce kendi evimizin önünü süpürüp ondan sonra Ankara’dan medet beklemeliyiz. Yerel önderler, liderler nerede? Dilikler, Gürcanlar, Ertuğrullar, Ekimler, Akkoyunlar neredeler? Hepsi köşelerine çekilmişler dava kalmamış evlatları, torunları hepsi biryerde kendileri için uğraşıyor. Sizler önce kendiniz toparlanın, Naci Bey gibi büyüklerimize sahip çıkın, düşün peşine. Bu güç toplandı mı Ankaradakiler de göreceklerdir.Yoksa sihirli bir el çıkacak ta bizi toplayacak diye beklemek saf dillik olur. Değerlerinize sahip çıkın.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.