19 Ocak 2019, Cumartesi
Bizi izleyin:
Giriş Yap EUR   TL0,34USD   TL0,34
14 Ocak 2019 | Son Güncelleme: 14.01.2019-11:22

KOKUNDAN BİLDİM SENİ BİR BAHAR ÜLKESİYDİ GETİRDİĞİN

0
KOKUNDAN BİLDİM SENİ BİR BAHAR ÜLKESİYDİ GETİRDİĞİN

KOKUNDAN BİLDİM SENİ, BİR BAHAR ÜLKESİYDİ GETİRDİĞİN.
Kokusunu seviyorum ben bunların dedi. Hemen her ay artık olmayan posta kutularımızın yerine, düşmeyen mektuplarımızın yerine merdiven boşluklarına bırakılmış ya da kapı altından sürü verilen dergileri bir muştu olarak tutuştururken akşamları elime. Artık tarihe karışmış mektupların yerine bunlarla avunuyor gibiydim. Muştu. Evet, bunlar benim için bir muştu menendindeydi. Arasında bir değil onlarca mektup gizliydi. Hatta bazen bu muştuyu vermek için küçük kızımla yarışır gibi olurdu anam. Kapıyı açar açmaz” müjde oğlum mektubun var” derdi. Ne kutlu sözdü o öyle yüzlerine yayılan. Oradan benim yüzüme, oradan evin bütün odalarına yayılırdı. Yaşamak ruhu serpilirdi şehrin dört bir yanına. Beton duvarlar kırılır, asık suratlar gevşer, öfkeler diner bir yaşamak umudu olarak gelir otururdu daracık göğüslere. Ya da bana öyle gelirdi en azından. 
Okuması yazması yoktu. Okul yüzü görmemişti. Medreseler kapanmış, yeni okullar açılmamıştı. Bu uzun hikâye burada dursun. Bir müddet sonra akşam yemeğinden sonra odamıza çekilince herkes işine koyulurdu. O hal tecrübesiyle otururdu kelimeler dünyasının başına. Kokularla kurardı o dünyanın ruhuyla bağı. Biz ise böğrümüze düşen bu muştularla kelimeler ve harflerle bir yol kurarken o sayfaların göğü açan kokularının peşine düşerdik. Bazen bazı sayfalarda uzun uzun takılırdı. Varsa bir fotoğraf onda daha fazla durur o cansız ruhlara birer anlam katmanın cehdini verirdi.
İnsan aramakla mükellef bir varlıktı. Kendini arayan, rabbini arayan, varlığı aryan, yaratılışı arayan. Aralayarak konumlandıran ve anlamlandıran bir varlıktı yaratılış düzleminde kendini. Böyle kendi türünün diğer bütün türler karşısındaki konumunu, ulvi ve süfli olan yanlarını yanlarının ayırdımına varandı. Başka hiçbir varlık bunun altından kalkamamış da en nihayetinden insanın omuzlarına kalmıştı bu yük. Öyle yerle gök arasındaki bağı ancak insan kurabilirdi. Mevlana’nın deyişiyle insan hayvanlar gibi ne yalnızca şehvetten, ne salt melekler gibi akıldan oluşan bir varlıktı. İnsan teki bütün bunlara haiz bütünlüklü bir varlıktı. Bütün bunları dengeleyen ara bir varlıktı.

Anlamanın yolu sadece okumak değildir. Duymak, görmek, bakmak ve dinlemek o anlamın kapsını araladığı gibi koklamak da buna dahildir. Allah’ın insana hiçbir nimet boşuna olmadığı gibi burun da boşuna değildir. Kafanın çalışmasının yanına koklamak da yazılır. Kokuyu almak ve bunu anlama çevirmek de zihni bir algıya muhtaçtır. Bunun okulu da yoktur. Bazen bilimin bize öğretmediği şeyler vardır. Bazı ilimlerin okulu yoktur. Duvarları taşan ilimleri tecrübe abideleri vardır. Onlar kötü kokanı da, iyi kokanı da bilirler. Bilmeliyiz de. 



Koku dediğimiz sadece çiçek böcek değil, kitapların da kokusu vardır. Kelimelerin, harflerin ve sayfaların arasına sinmiş o kokular bir ruhun taşımıdır aynı zamanda. Bir kalbin ruh atımı görmesini bilene gösterir kendisini. O kokuyu alanlar onların hangi anlamlara geldiklerini bilirler. Zira iyi kokuları melekler, kötü kokuları iblisler getirir. Melekleri bilenler burun deliklerini sızlatan o kokuların meleklerin getirdiğini bilirler. “Şiir, aklın açtığı yaraları onarır” diyordu Novalis. İşte tıpkı bunun gibi koku da düz aklın açtığı yaraları onarır.
Gurbete yolum düştüğümde yolum bir köye düşmüştü. Misafir olduğum konağa hemen her akşam bir bakraç yoğurt, bolca süt geliyordu. Çok istememe rağmen ne yoğurttan yiyebiliyor, ne de sütten içebiliyordum. Memleketin bir ucundan diğer ucuna gelmiştim ne de olsa. Yedikleri farklı, içtikleri farklı, şiveleri farklıydı. Hayvanları ve onların verdikleri de. Zira bizim dağlardaki otlarla, gittiğim dağların otları aynı değildi. Hayvanların yedikleri onlarına sütlerine, yoğurtlarına, yağlarına sirayet ediyordu. Böylece renkleri, tatları farklı olduğu gibi kokuları da farklı oluyordu. İşte insan teki için dil de böyleydi. Dil vardı zehir zemberekti ve yanına yaklaşılmıyordu. Dil vardı kendisinden dökülen miski amber gibiydi etrafına güzel kokular saçıyordu. Zira boşuna değildi “Her kalp kendi içindeki çiçeğin kokusunu verir ”demesi Abdulkadir Geylani hazretlerinin.
Kâinattaki her nesnesinin olduğu gibi kelamın da, yazınında kokusu vardır. O koku bizim ya burun deliklerimizi tıkatır ya da içimize çekmek yolunu gözletir. Koku meselesini şiirden örneklemeye devam edecek olursak “İyi şiiri kötü şiirden nasıl ayırabilirsiniz?” demişler Robert Graves’e. “Tıpkı kokmuş balığı, kokmamış balıktan ayırdığım gibi ”demiş Robert Gravas. Öyle ya mana bozulunca şiirin tadı kaçar, kokusu değişir. Tıpkı bunun gibi bir dergi, bir kitap ya da defterin kokusu da bunun gibidir.
Koku. Güzel koku. Deyince elbette gül gelir aklımıza. Peygamber sembolü bu koku o çiçeği bir çiçek olmaktan çıkar ve bir iklimi, Peygamber iklimini sağaltır üzerimize. Gül alıp gül satanlar, gülden terazi tutanlarla içimizde hâsıl olan tadı doyumsuz bir duygudur bu. Koku ve mektup kelimelerini ve peygamber iklimlerini dilime doladığımda Hz. Yusuf ve gömleği de aklıma düşenlerdendir. Sevgililerin koynunda sakladıkları ucu yanık mektuplar gibi anaların bağrına bastıkları “görülmüştür er mektubu” mektuplarını da bu topraklarda hemen herkes bilir. Ki o analar “oğlum bu türkü burada dursun, oğlum askerden gelince dinleriz” diyerek radyoları kapattıran, türküleri yarıda kestiren, sevgiyi kokudan bilen analardı.

Koku özlemleri hitama erdirme güçlülüğüne sahipti. Yusuf suresinde (Yusuf-94)“Ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” dediğin Hz. Yakup kaç yıllık hasretin bitiminin bittiğinin kokularını alıyordu. Yusuf’un etrafa dağıldığı koku burun kemiklerini kıracak kadar etkilemişti onu. Koku daha kervan Mısır’dan çıkmadan etkisini Kenan illerindeki Yakup’un bağrına düşmüştü. Bir insan güzel olunca nefesi, kokusu bile güzel oluyordu. Hz. Yusuf güzelliğiyle namdı. Gömleğinden sirayet eden koku işte o kokuydu.
Gömlek ve koku deyince yine anamın küçük yaşlarda vefat eden oğlundan da söz etmeliyim. Henüz beş yaşlarında vefat eden ağabeyim Yaşar’ın hikâyesidir bu. Anam onun gömleğini yıllarca sandığında saklamış, babamsa tepelikli takkesini ve sümüklü mendilini günlerce koynunda taşmıştır. Kalbe sızı düştüğü her seferinde burnuna götürdüğü o gömlek ve mendilin kokusuyla acısını dindirmeye çalışmıştır. “Aşktın sen, kokundan bildim seni” diyordu Cemal Süreya.
Kaside-i Bürdesine karşılık verilen hırkayı bir ömür, gül kokusunu hissetmek için üzerinde taşıdığı Ka’b b. Züher’ini de analım burada. Gittiğinde evinde bulamadığı için geri dönen ve Hz. Peygamber (sav)’ın kendisi için eve geldiğinde “Burada bir Allah dostunun kokusunu almaktayım” dediği Veysel Karani’yi de. Koku kimlikti insanın sadece giydiklerine değil, bulunduğu yere de sinen bir şeydi. Yazıldığı harflere, söylenildiği kelimelere, dokunulduğu kalplere sirayet eden bir şeydi.

Hâsılı kelam anamın koklaya koklaya benimse oku oku bitiremediğim o dergiler bir gül şehri gibiydi. Belki koynumuzda saklamıyorduk ama her ay ve her akşam evimizin daimi misafiri olarak birer gül rayihası saçan etrafa. Gül şehrinin gül şerbetlerini damıtan dimağlarımıza. “Gelin gülle başlayalım” dediği o meşhur şiirinde öyle diyordu Sezai Karakoç : “Gelin gülle başlayalım atalara uyarak/ Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine”

İMDAT AKKOYUN

Etiketler:
Yorum Yazın

Yorumlar 0 yorum

© Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları SELENDİ MEDYA ve haber kaynaklarına aittir, lütfen haberleri izinsiz kopyalamayınız. Youtube Video İndir 45 Haber