17 Ocak 2019, Perşembe
Bizi izleyin:
Giriş Yap EUR   TL0,34USD   TL0,34
9 Mart 2014 | Son Güncelleme: 09.03.2014-12:55

İstanbul Kırmızısı – Ferzan Özpetek

0
İstanbul Kırmızısı – Ferzan Özpetek

İstanbul Kırmızısı


Gün batımlarında denizin üzerindeki güneşin kırmızısı, seyyar simitçi arabalarının kırmızısı, eski tramvayların can alıcı kırmızısı, eski kahvelerdeki çay tabaklarının, demli çayın veyazarın annesinin sürdüğü ojenin kırmızısıİstanbul Kırmızısı’dır! İşte İstanbul Kırmızısı, adını bu sembollerin her birinden alıyor.

Âdeta bir ‘’ yüzleşme ‘’ teması içeren, okura da‘’ Kendini bul ve kendin ol! ‘’ mesajı veren birnovellayla baş başayız.

Filmleri sayesinde dünya çapında tanınan yönetmen ve senaryo yazarı Ferzan Özpetek,roman türüyle bu kez izleyiciyi değil, okuyucuyu  doyuran bir çizgi yakalamış. İstanbul Kırmızısı,İtalya’ da en çok satanlar listesinde.

Kendi yaşamıyla çoktan yüzleşerek kendisini bulmuş olan yazar ve kendi gerçeğiyle yüzleşmeyi yaşamak için çabalayan Anna, romanın iki baş kahramanı.

İstanbul Kırmızısı akıcı dili, bir anda okuyucuyu da içine çeken konusuyla su gibi akıp giden bir roman. Özellikle yazarın samimi anlatımı, kişilerin ve olayların gerçekçiliğiyle de ilginizi çekiyor. Aşkı, hüznü, kırılganlığı, renkleri,  geçmiş, geçmemiş tüm etkileyici duyguları ve unsurları bir arada bulabiliyorsunuz.

Bir otobiyografiyi andıran eser, yazarın yaşamından belirgin izler yansıtıyor. Yer yer çocukluk ve gençlik anılarından söz edilen bölümlerdeki ayrıntılarda yazarın kendisini aşmışlığının getirdiği özgüven ve samimiyetle de karşılaşıyorsunuz.

Henüz on sekiz yaşında sinema eğitimi almak amacıyla İtalya’ da yaşamaya başlayan yazarın roman kahramanı üzerinden anlattıkları, bu deneyimi yaşayan birçok insanın hissettikleriyle örtüşüyor.

Yazar, özlem duygusuyla yıllar boyu ülkesini özellikle de yaşadığı kent olan İstanbul’ u uzaktan da olsa takip etmiş. Şehrini hiçbir zaman vazgeçemeyecek kadar çok sevdiğini hemen anlıyorsunuz. Çünkü kimi satırlar, İstanbul’ u hiç tanımayan birine bile sevdirecek kadar özel.

O, şehrine bağlılığının yanı sıra geçmişiyle arasına mesafe koymaktan yana olan insanlardan… Çoğumuz biliriz ki ne kadar güzel de olsa geride kalan geçmiş her daim acıtır. Geçmiş ya geçmiştir ya da geçmemiştir; her ikisi de canınızı yakar. Bu ikisinden daha az acıtanı ise geciken geçmiştir. Çünkü geciken bir geçmişte daima umut vardır.

İşte yazarın, ülkeye geldiğinde çoğunlukla çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği ev yerine otelde kalmayı tercih edişi biraz da bundan kaynaklanıyor sanırım… Kendisine hüzün veren geçmişin gölgelerinden uzak durmaya çalışıyor.

Ve eşcinsellik! Roman kahramanının çocukluk yıllarından başlayan ilk uyanış anıları…İlk aşkı… Yusuf… Babasının onların masum öpücüklerinden birine şahit olması ve o an yaşadığı hayal kırıklığını bir tokatla ortaya koyması….

Çok sonraları Roma’ da başlayan yaşamı sırasında İtalyan bir kadınla uzun süren bir birliktelik ve sonrasında yine bir hemcinsle yaşanan büyük  aşk.

Babasının tam aksine insanlara ve onların seçimlerine saygı göstererek hoşgörüyle karşılayan bir anne… Annesinin deyişiyle ‘’ Aşk, cinsiyet ayırmaz: Aşk seçer, işte o kadar. ‘’

Yazarın aşk hakkında öğrendiklerini dile getirdiği cümleler ise annesinin görüşüyle aynı paralelde:  ‘’ İmkânsız aşklar, yarım kalmış aşklar, var olabilecekken olmamış aşklar olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir… Duygular söz konusu olunca gizemli yasalarca yönetildiğimizi, belki kader belki serap; ama kesinlikle akıl ermez, açıklanamaz bir şeylerin var olduğunu öğrendim… Bu bir gizemin içine girmek gibidir; sınırı aşmak, eşiği atlamak gerekir. Ve orada, bu gizemle mümkün olduğunca uzun süre kalmayı denemektir. ‘’

Anna’ nın yanı sıra Michel, Elena ve Andrea romanın diğer kahramanları. İstanbul’ a tatile gelen bu iki çiftin başına gelen sürpriz kaza ile ortaya dökülen sırlar ve alabora olan hayatlar…

Bu insanların hayatlarının dev dalgalarla sarsıldığı en çarpıcı an: Gecenin bir yarısı yaşadığı şokla kaldığı otelden bilmediği İstanbul sokaklarına fırlayan Anna’ nın sprey boyayla duvara grafiti yazan gençlerle karşılaştığı sahne! Murat ve arkadaşları, hızla ve büyük harflerle duvara şöyle yazıyorlar: ‘’ WHEN WAS THE LAST TIME YOU DID SOMETHING FOR THE FIRST TIME? ‘’ En son ne zaman bir şeyi ilk kez yaptın? Ve  ‘’ Keep calm and start a revolution. ‘’ Sakin ol ve bir devrim başlat!

İşte bir kadının o ana dek farkına bile varmadığı tek düze yaşamındaki birikmişlik, yaşanmamışlık… Ani bir kararla kendisini Murat’ ın motorsikletinde, onun arkasında bambaşka bir yaşamın kapılarını aralarken buluşu… İşte bu noktada okuyucuda tam da Ferzan Özpetek’ e yakışan bir film sahnesi izliyormuş hissi uyanıyor.

Yazarın kendi yaşamındaki devrimleri gerçekleştirmiş olduğunu yine kendi cümlelerinden anlıyorsunuz:

‘’ Camileri tanıdım, kiliseleri tanıdım. Erkekleri sevdim, kadınları sevdim. Hele asileri, başını dik tutarak yürümeyi deneyenleri sevdim. ‘’

Anna’ nın, arkadaşından dinlediği teselli sözleri ise ister istemez okuyucunun ilgisini çekecek nitelikte : ‘’ Japonya’ da kırık seramikleri onarırken kırığı örtmeye çalışmazlar, tam tersine onu vurgulamak için kırık yeri altınla doldurarak düzeltirler. Çünkü bir şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır. ‘’

Anna’ nın hayatı boyunca kocasından sonra ilk kez birlikte olduğu Murat’ ın sabah bir fincan kahveyle birlikte baş ucuna bıraktığı not, yazar hakkında bir ipucu daha veriyor. Kâğıtta yazanlar, Neruda’ nın satırları:

 ’’ I want to do with you what spring does with cherry trees. ‘’ Baharın kiraz ağaçlarına yaptığını yapmak isterim seninle.

Yazarın, erkek ruhuna olduğu kadar kadın ruhunun inceliklerine de hakim olduğunun ispatı olan böylesi küçük, renkli bölümler romana sanki uçuk pembe bir renk de katıyor.

Sevgilisiyle birlikte kentin sakinlerinden biri gibi Gezi eylemlerine bile katılan Anna’ nın ‘’ Stamboul’’ la ilişkisi gün geçtikçe bağlayıcı bir özellik kazanır. Bunun yanı sıra  yazar da vazgeçemediği bu kentte bir ev almaya karar verir. Çocukluk evinden ve anılarından uzakta bir ev!

Romanın sonuç bölümündeki kurguda ilginç bir rastlantı sonucu Anna ile karşılaşan yazarın ona verdiği çok hoş bir öğüt dikkatinizi çekiyor. Bu cümleler yazarın hem kendi gerçeğini bulma tecrübesini edindiğini  yansıtmakta hem de  Anna aracılığıyla okura da yol göstermektedir:

‘’ İstersen alabildiğine güneye git bedeninin konuşmasına izin ver ve onu dinle… Belki böyle bir yer sadece içimizde var. Orayı aramayı sürdürmeliyiz. Onu bulamazsak yaratmamız gerekir… Olduğumuz yerde hareket ederek ya da dünyayı gezmek için bavul hazırlayarak. Tek tek adımlarla. ‘’

Akabinde kitabın son paragrafı hem romana hem de konuya belirgin bir nokta koyuyor:

‘’ Ve şu anda İstanbul dünyanın her yeri ve Anna’ nınki pek çoğu arasında sadece tek bir öykü. Ve onu anlatma yürekliliğini bulduğunda, kendi öykünü anlattığında her şey değişir. Çünkü hayatın öyküye dönüştüğü anda karanlık aydınlanır ve ışık sana bir yol gösterir. Ve biliyorsun; o sıcak yer, güneydeki o yer sensin. ‘’

 

http://blog.milliyet.com.tr/selvatrak 

Etiketler:
Yorum Yazın

Yorumlar 0 yorum

© Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları SELENDİ MEDYA ve haber kaynaklarına aittir, lütfen haberleri izinsiz kopyalamayınız. Youtube Video İndir 45 Haber