16 Ağustos 2018, Perşembe
Bizi izleyin:
Giriş Yap EUR   TL0,34USD   TL0,34
18 Ocak 2018 | Son Güncelleme: 18.01.2018-19:20

İMDAT AKKOYUN

0
İMDAT AKKOYUN

Yola çıktım, yollara düştüm.

İnsanlığa inan nurun diyarına. Güneşin battığı yerlerden doğduğu yere doğru. Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna doğru. Merhametin ilk kez havadan, sudan, topraktan önce kalbe düştüğü yere doğru. Zira dünya ancak merhametle aydınlanırdı aydınlanırsa. O’na gidiyoruz. Geldiğimiz yere. Ölmeden önce ölüyoruz. Vazgeçiyoruz kirli, ayıplı, zelil ve bayağılıklardan. vazgeçtik bizi bizden ayıran, bizi O’ndan ayıran, bizi benliğimizin boğuculuğunda boğan kapalı kafeslerden Dünya ve dünyalıklardan. Kötü hallerin iyi hallere dönüştürülmesini umuyoruz. Korku ve ümit içerisindeyiz fakat ümitten de büsbütün beri değiliz.

Yola çıktım, yollara düştüm.

Cürmüm boynumdan aşkındı. Yalan nedir bilmezdim. Ki gözlerimdeki yaşlar şahitti buna. Her şey güneş kadar çıplak, güneş kadar keskin, güneş kadar apaçıktı. Nedamet bizde bir kor yanığını yaktıkça yakan alev topunda. Fakat geldim. Merhametine sığınarak, affına sığınarak, “dualarınız olmasa ben sizi neylerim diyen sözünle geldim. Bilirim boş değildi niyazım boş değildir bu yüzden bundan sonra boş değildir niyazlarım.

Yola düştüm, yollara düştüm affına umarak. Bu umman beni alır mı bilmem. Bu tekne ki dibi delik. Sular azgın. Ulaştırır mı beni sahili selamete bilmem? Ah bu yangın sadrımı daraltan, nura gark eder mi, vuslata erdirir mi sevgiliyle. Istıraba belenmiş günlerime taç, leyalime bir yıldız olur mu, düşer mi bir fecir muştusu gibi gönlüme, kabuk bağlamaz yaralarıma bir merhem, kurumuş dimağlarıma bir damla su, kırılmış kanatlarıma, feri gitmiş dizlerime olur mu bir ümit medet ya erhamürrahimin medet. Sana geldim diz kapanmaya geldim. Affa geldim affa layık olmasam da.Dediğim de makbul dualarla döner miyim? İlhak olur muyum makbul kullar zümresine? Mültefit olur muyum huzurunda zerrelere karışmış bir zerre olarak.

Yol çıktım. Yollara düştüm.

En kalbi müttefiklerimizin en beklenmedik kuytu yerlerde saklı olduğunun bilinciyle yola çıktım. Uzun tuttum hicretimi ne ki daha fazla uzasın istemedim. Safa tepelerinden giderken bakıp bakıp hüzünlendiği o içli hüzne eşit değildi elbette ayrılığım ve dahi hüznüm. Fakat yine de elbette vuslata meyyal aşktandı kalbi hüznüm, bu yüzden geldim. Bu yüzden yola çıktım, bu yüzden yollara düştüm. Hasretin eskittiği prangalarla kopsun istedim artık özlem. Efendimizin hicret öncesi o sözünü bir mıh gibi yerleştirdim kalbime. Hani o Safa tepelerinden aşarken son defa ardına bakıp bir hüzün yumağı kalbiyle: “Gerçekten sen, Yüce Allah’ın en hayırlı yerisin. Yüce Allah’ın beldeleri içerisinde benim için en sevimli olanısın. Eğer ben senden çıkarılmasaydım/hicrete mecbur bırakılmasaydım senden çıkıp gitmezdim/ayrılmazdım.” içli sesine ve hicranlı yüreğe şahit olmak istedim. Beldeler içerisinde buradan daha faziletli bir belde bilmediğim için geldim.

Ey salik bildin mi onu?

“ Sizler, mutlaka, Allah’a hüsn-ü zan besleyerek ölmelisiniz” buyuruyordu efendimiz (SAV). bir itirafla yeryüzü o zaman yürüdüğün bu yolu. Rahmetin gazabını aştığı umuduyla, hakir görerek kendini, yalvararak, özür dileyerek, yaltaklanarak, kahrından lütfuna sığınarak. Salat ve selam le yürü.

Ey sadık bildin mi onu?

Cennet’u-l Bâki kabristanı vardı hani? Uhud vardı yanı başında. Uhut şehitleri. Bedir kuyuları. Şehitlerin piri Hz. Hamza (r.a.). Vefanın diğer adı Okçular tepesi. Nam-ı diğer Ayneyn Tepesi. “Evimle minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir, minberim havzımın üzerindedir” hadisinde geçen cennet bahçelerinden bir bahçe var. Bu mescitte kılınan her bir namazın diğer mekânlarda kılınan namazlardan bin kat faziletli olduğu Mescit-i Nebevi var. (Müsned, 1/16; Nesai, Mescid,4)

Yola çıktım. Yollara düştüm.

Kendimden çıkıp yine kendime gidiyorum. “Belik” ten kurtulup “biz” olmaya. Bir iken bin olmaya. Birlikten dirliğe. Denizlerde kaybolmuş damla olmaya. Nicedir ihmal ettiğimin nedametiyle. Ne ki dağları aşmanın zorluğu, insanın kendisini aşmasının yanında hiçbir şey değilmiş! “83 yaşımda nihayet kendime yetiştim. Nereden geldiğimi soracak olursanız; pek mantık barındırmayan fırtınalı bir ergenlikten daha yeni yeni çıkıyorum” diyor huysuz ihtiyar William S. Burroughs, ‘Son Sözler’inde.

Biz hep uzaklara gitmiştik. Kendimizden başka her yere, kendimizden başka herkese. Kaçtıkça uzaklaştık kendimizden. Kaçtıkça uzaklaştık hakikatımızdan. Öyle ki evinin önünden geçen her türlü vasıtaya binerek kendinden uzaklara kaçmaya çalıştı yıllar yılı içimizdeki ben. Kalırsa yok olacağını düşündü. Hakikati hep kendi dışında aradı durdu. Kalmayı bir mahpusluk olarak algıladı hep. Gölgesinden kaçmaya çalışan o küçük, o ürkek, o ergen çocuk. Bir türlü olamamışlık hali. Bir tür hamlık.

Hep başkasını sorgulayan nefsim ilk defa kendini sorgulayacak. Hesaba çekilmeden önce hesaba çekilecek bu vesileyle. Arınacaktı belki bu vesileyle yıllardır üzerine boca edilen ednalardan, ednalıklardan. Yokluk elbisesini giyecek. Hayatın kendisine biçtiği sahte rolleri reddedecek. Ve yine reddedecek hayatın kendisine giydirdiği modelleri, renkleri, işaretler, süsleri ve her şeyi. Ve yine reddedecek aramıza sütreler çeken mevkileri, makamları, rütbeleri, gurupları, sülaleleri, unvanları, lakapları, alınganlıkları, kırgınlıkları, küskünlükleri. Belki bir müddet bütün mesaisini alan güncellerden kurtulacak. Varını yoğunu harcadığı çer-çöpten, dünyalıklardan beri olacak. “ölmeden önce ölünüz ”hadisinin mucibince belki gerçekten bulacaktı huzuru. Dünyada bulamadığı huzuru.

Yola çıktım, yollara düştüm.

İnsan bir yolcuydu. Hazır olmalıydı o vakit her an yolculuğa. Ve o yolun hakkını vermeliydi. Yol her an bitebilirdi. Öyleyse hazır etmeliydi kendini. Her ölüm erkendi. Nerede ne zaman kim bilir?

Asıl seyyahlar yürüyenler değil, istikameti doğru kılıp menzile varandı. Menzil yolun uzunluğunda değil, istikametin doğruluğunda idi. “Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda/ Söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda” diyor Üstad Necip Fazıl.

Yola düştüm, yollar düştüm.

Her şeye yeniden başlamak mümkün müydü bilmiyorum. Fakat şunu iyi biliyordum ki iman imkândı. İman varsa mümkünat vardı. Pekâlâ, mümkündü alışkanlardan vazgeçmek. Ve insan vazgeçtikleri kadar vazgeçmedikleriydi aslında. Kendinden ve Rabbinden vazgeçmezken, kendinden ve Rabbinden başka her şeyden vazgeçmek. Kalbi dağ gibi vakur kılmak, kalbi bir ağaç gibi sağlam kılmak. kökü toprağın en derununa nüfuz etmiş, hiçbir beşeri gücün yolamadığı sağlam bir ağaç.

Yola çıktım, yollara düştüm.

Gerçek şu ki ne yola âşıktım ne yolcuya. Benim maksudum menzildi ve ben menzilin kendisine meftundum. Belki bu yüzden yoldan, yolculuktan ziyade istikametin hedefe oturduğu menzil. Alıp başına gitme efelenmelerinden çoktan el ayak çektik. Bu bir nevi kısa süren dünya yolculuğunun bitip Yusuf, İbrahim, Musa ve diğerlerinin yanına yazılan “yollara düş” diye yankılanan büyük ses. Bir türlü yerleşik olamama halinden kalıcı bir hale, yerleşik bir hayata adım atma serüveni. Belki hiçbir yer benim evim değil, her an gitmeye hazırım arkama bir an bile bakmadan hem de. Yol aynı yoldu belki de fakat menzil başkaydı.

Ve biz menzile âşıktık usta!

Yola çıktım, yollara düştüm haklarınızı helal ediniz ey yarenler!..

İMDAT AKKOYUN

Etiketler:
Yorum Yazın

Yorumlar 0 yorum

© Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları SELENDİ MEDYA ve haber kaynaklarına aittir, lütfen haberleri izinsiz kopyalamayınız. Youtube Video İndir 45 Haber