17 Ocak 2019, Perşembe
Bizi izleyin:
Giriş Yap EUR   TL0,34USD   TL0,34
26 Mart 2014 | Son Güncelleme: 26.03.2014-12:48

HALK HİKAYELERİ

0
HALK HİKAYELERİ

 

Leo Nikolajewiç Tolstoy (1828 – 1910)

KİTAPTAN BİR HİKAYE:

 

İLYAS

Ufa Eyaletinde bir Başkırt yaşıyordu:İlyas. Babası ona bir variyet bırakmamıştı. Sadece bir yıl önce onu evermiş ve sonra da ölmüştü. O anda İlyas’ın bütün mülkü yedi kısrak, iki inek ve iki kere on koyundan ibaretti. Ama İlyas iyi bir işletmeciydi ve çift – çubuk işlerinden anlıyordu; sabah erkenden akşamın geç saatlerine kadar karısıyla birlikte uğraşıp didiniyor, herkesten daha erken kalkıp daha geç yatıyor ve yıldan yıla zenginleşiyordu. İlyas ömrünün 35 yılını böyle çalışmakla geçirdi ve büyük bir servet edindi.

200 baş atı, 150 sığırı ve 1200 koyunu oldu İlyas’ın. Atlarına ve sığırlarına yanaşmalar bakıyor; hizmetçi kızlar kısrakları ve inekleri sağıp kımız, tereyağı ve peynir yapıyorlardı. İlyas herşeye fazlasıyla sahip olmuştu; tüm havali onun hayatına gıpta ediyordu. İnsanlar: ”İlyas şanslı bir adam, herşeyi yeterince var, ona artık ölüm yok!” diyorlardı. Hatırlı insanlar İlyas’la tanışıyor ve onunla dostluk kuruyorlardı. Ve habire konukları geliyordu. İlyas hepsini ağırlıyor ve onlara yemekler ve içkiler sunuyordu. Gelen her kim olursa olsun, herkes için kımız, çay, balık salamurası ve koyun eti daima hazırdı. Konuklar mı geldi; hemen bir ya da iki koyun kesiliyordu; konuklar kalabalık mı geldi, o zaman bir de kısrak kesiliyordu.

Evlat olarak iki oğlan, bir kızı vardı İlyas’ın. İki oğlunu everdi; kızını da kocaya verdi. İlyas yoksulken oğulları da onunla çalışıyor, atlara, sığırlara, koyunlara bakıyorlardı; fakat zenginleşince oğlanlar cıvıttılar ve birisi içmeye başladı. Biri, büyük olanı, bir dalaşmada öldürüldü; diğeri, genci, kibirli bir kadın aldı, babasına hürmet etmez oldu ve İlyas’ın, payını verip, onu ayırması gerekti.

İlyas da öyle yaptı, evi ve sığırları ona verdi ve böylece variyeti ufaldı. Bir süre sonra koyunlarına bir kıran girdi ve çoğu telef oldu. Daha sonra bir kıtlık senesi geldi – saman yoktu – ve kışın epeyce inek geberdi. Ondan sonra Kırgızlar en iyi atlarını  çalıp götürdü ve variyeti sürekli daraldı. İlyas düştükçe daha da aşağı düşüyordu. Ve gücü gitgide zayıflıyordu. Yetmişli yaşlarında İlyas öyle bir hale geldi ki postlarını, halılarını, eyer ve çadırlarını, en sonunda son ineğini de satmak zorunda kaldı; öyle ki artık hiçbir şeyi kalmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar elindeki her şeyi kaybetti ve karısıyla birlikte ömrünün son günlerinde başkalarının yanında sığınak aramak zorunda kaldı. İlyas’ın halen sahip olduğu tüm variyeti üstündeki elbiseler, bir post, bir külah, yemeniler ve ayakkabılar ve zaten o da yaşlı olan karısı Şam-Şemagi’den ibaretti. Oğlu uzak bir diyara göç etmiş, kızı ise ölmüştü. İhtiyarlara yardım edecek kimse yoktu.

Komşusu Muhammedşah ona acıdı. Muhammedşah ne zengin, ne de fakirdi; iyi – kötü geçinip gidiyordu ve iyi bir adamdı. İlyas’ın konukseverliğini hatırlıyor, ona üzülüyordu : Benim evime gel, İlyas, dedi, sen ve karın. Yazın gücün yettiği kadar sebze bahçesinde çalışırsın; kışın da inekleri yemlersin; Şam – Şemagi kısrakları sağar ve kımız yapar. Ben yiyeceğinizi – giyeceğinizi veririm; birşeye ihtiyacınız olursa söylersiniz bana, onu da veririm. İlyas komşusuna teşekkür etti ve avradıyla birlikte yanaşma olarak Muhammedşah’ın yanında yaşamaya başladı. Başlangıçta zor olduysa da ihtiyarlar zamanla buna alıştılar ve güçlerince çalıştılar.

Yanında böyle kimselerin bulunması beyin işine geliyordu; ihtiyarlar zaten çiftçilik etmişlerdi ve bütün işleri yapabiliyorlardı; dalga geçmiyor, aksine tüm güçleriyle çalışıyorlardı; Muhammedşah’ı sadece böyle mümtaz insanların bu kadar dibe düşmüş olmasını görmek üzüyordu.

Derken bir gün uzaklardaki akrabaları Muhammedşah’a konuk geldiler. Birlikte bir de molla gelmişti. Muhammedşah İlyas’a bir koyun yakalayıp kesmesini emretti. İlyas koyunu yüzdü, pişirdi ve içeriye konuklara yolladı. Konuklar koyun etinden yediler, çay içtiler ve kımıza başladılar. Konuklar ve ev sahibi halılar üstünde kuştüyü minderlere oturmuş, taslardan kımız içiyor ve sohbet ediyorlardı; işini bitiren İlyas ise kapı önünden geçip gitmekteydi. Muhammedşah onu görünce, konuklardan birine sordu: Kapıdan geçen ihtiyarı gördün mü? Gördüm, dedi konuk. Belli biri mi, özelliği ne? – O buraların en zengin adamıydı – adı İlyas, belki birşeyler duymuşsundur hakkında? – Duymaz olur muyum, dedi konuk, gerçi kendisini hiç görmemiştim, ama ünü çok uzaklara yayılmıştı.

Düşünsene, şimdi hiç bir şeyi yok artık, yanımda işçi olarak çalışıyor, karısı da kısrakları sağıyor.

Konuk buna şaşakaldı, dilini şapırdattı, başını salladı ve konuştu: Evet, işte böyle, şans çark gibi dönüyor, birini yukarı yükseltirken, başkasını aşağı indiriyor. Ne dersin, dedi konuk, bu, ihtiyara dokunuyor mu?

Kim bilir onu, sessiz sakin yaşayıp gidiyor ve iyi çalışıyor. Bunun üzerine öteki sordu: Onunla biraz laflamak mümkün mü? Yaşantısı hakkında  soru sormak istiyorum. Elbette, ne demek! dedi ev sahibi ve çadırdan seslendi: Babay (bu, başkırtçada: dedeciğim, demektir), içeri gel, kımız iç; senin kocakarıyı da çağır. Ve İlyas karısıyla içeri girdi. Konukları ve beyi selamladı, besmele okudu ve çadır girişinde yere çömeldi; karısı ise perdenin gerisine gitti ve ev sahibesinin yanına oturdu.

İlyas’a bir tas kımız sunuldu. İlyas konukların ve ev sahibinin şerefine kadeh kaldırdı, eğildi, azıcık yudumladı ve kadehi dikti. Ee, nasılsın dedeciğim? dedi yabancı. Bize bakıp -bir zamanlar bahtiyarken şimdi sefalet içinde olan- yaşantını düşündüğünde ağırına gidiyor mu?

İlyas güldü ve konuştu: Baht ve bahtsızlık hakkında ben ne desem sen bana inanmazsın; en iyisi benim avrada sor; o bir kadındır, yüreğini dilinde taşır: o sana bütün hakikati söyleyecektir. Ve yabancı, perde ardına seslendi: Neneciğim söyle bana eski zamandaki bahtiyarlığınla şu anki bahtsızlığın hakkında fikrin nedir? O zaman Şam – Şemagi perde ardında şöyle dedi: Benim hükmüm şu: İhtiyar ve ben elli yıl birlikte yaşadık, mutluluğu aradık ama bulamadık; şimdi ilk defa, artık hiçbir şeyimizin olmadığı ve işçi olarak yaşadığımız ikinci seneden beri gerçek mutluluğu bulduk ve başka hiçbir şeye muhtaç değiliz.

Yabancılar şaşırdılar; kocakarıyı görmek için evin beyi de biraz dikildi; kocakarı kollarını çaprazlama kavuşturmuş dikeliyor, gülüyor, ihtiyar kocasına bakıyordu;ihtiyar adam da gülüyordu. Kocakarı bu kez bir kere daha konuştu: Ben gerçeği söylüyorum; şaka etmiyorum: biz bir yarım asır mutluluğu aradık, ve zengin olduğumuz o uzun zaman içinde, onu hiç bulamadık; şimdi elimizde hiçbir şey kalmamışken, başkalarının yanında sığınma ararken, mutluluğu bulduk, daha iyisine ihtiyaç duymayacak kadar.

Peki şimdiki mutluluğunuzun kaynağı nedir?

Kaynağı şudur: biz zenginken, benim ihtiyar ve ben bir saat bile boş kalmıyorduk; birbirimizle konuşamıyorduk, ahiret hayatımızı düşünemiyor, Allah’a ibadet edemiyorduk. Derdimiz başımızdan öyle aşkındı. Kah konuklar bize geliyordu – o zaman, arkamızdan kötü konuşmasınlar diye, onları nasıl ağırlayacağımız, onlara ne sunacağımız derdine düşüyorduk. Kah konuklar gidiyordu – o zaman, sırf kaytarma ve tıkınma fırsatı kollayan, işçilere bakmamız gerekiyordu; hiç bir şey kaybolmasın diye, onlara göz kulak oluyorduk – ve böylece günaha giriyorduk. Kah kurtların bir dana yahut tay parçalamaması; hırsızların atlarımızı çalmaması gailesine düşüyorduk; yatağa yatsak koyunlar kuzuları ezebilir kaygısından uyuyamazdık; geceyarısı kalkıp bir yere giderdik; birazcık sakin kalsak hemen yeni bir tasa, kışlık yem temini tasası başlardı. Üstelik hepsi bu da değil. İhtiyarla ben birbirimizle de geçinemiyorduk. O, bu böyle yapılmalı, dese, ben, tersini söylüyordum; ve birbirimizi taciz etmeye ve yine günah işlemeye başlıyorduk. Böylece bir dert bir derdi, bir günah diğerini izliyor ve mutlu bir gün yüzü görmüyorduk.

Peki, ya şimdi?

Şimdi kocamla ben birbirimize destek oluyoruz, sevgi ve dirlik içinde birbirimizle muhabbet ediyoruz, birbirimizle didişmiyoruz ve hiç bir derdimiz de yok – tek derdimiz, beyimize hizmet etmek. Gücümüz yettiği kadar çalışıyoruz; beyimiz bir zarara uğramasın, aksine kazansın diye canla başla çalışıyoruz. Evimize geliyoruz, öğle yemeği bitiyor, akşam oluyor, kımız hazır; soğuklar geliyor, ısınmak için tezeğimiz de var, postlarımız da. Şimdi birbirimizle konuşmak, ahiret hayatımızı düşünmek ve Allah’a ibadet etmek için zamanımız var. Elli yıl mutluluğu aradık ve ilk defa şimdi bulduk onu.

Konuklar güldüler.

Fakat İlyas: Gülmeyin, kardeşler, dedi, bu, şaka değil; bilakis insan yaşamı böyledir. Biz ikimiz daha önce ahmakdık, variyetimizi yitirdiğimiz zaman ağlamıştık; şimdi ama Tanrı bize gerçeği ifşa etti ve biz size onu gösteriyoruz; kendimizi eğlendirmek için değil, bilakis sizin selametiniz için!

Ve molla konuştu: Bu, dirayetli bir bahistir; İlyas özlü gerçeği konuştu; kitapta da böyle yazılıdır bu.

Ve konuklar gülmeyi kesti, derin düşüncelere daldılar.

Almanca’dan çeviren: Samet Erdoğdu, 06 Temmuz 2010

Etiketler:
Yorum Yazın

Yorumlar 0 yorum

© Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları SELENDİ MEDYA ve haber kaynaklarına aittir, lütfen haberleri izinsiz kopyalamayınız. Youtube Video İndir 45 Haber