17 Ocak 2019, Perşembe
Bizi izleyin:
Giriş Yap EUR   TL0,34USD   TL0,34
28 Aralık 2017 | Son Güncelleme: 28.12.2017-19:58

BAHAR MARŞLARI YÜKSELSİN DİLİMİZDE

0
BAHAR MARŞLARI YÜKSELSİN DİLİMİZDE

 

Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi. Takvim yaprakları fil yılı diye tarih düşüyorlardı parşömenlere. Hüsran perdesi sım sıkı sarmıştı etrafı. Kuvvet şeririn, hüküm gaddarın, hak kavinin elindeydi. Kardeşlik düşmanlıkla yer değiştirmişti. Kin ve zevk gökkubbebin altında hiçbir zaman bu kadar hükümferma olmamıştı belki de. Yollar çoğalmış ve gözler kararmıştı.  Zihinler o hep soruyla boğuşuyorlardı: Sonu gelmeyecek mi acep bu hüsran gecelerinin? Biz hep böyle bihakkın yetim mi kalacaktık haktan? Aradığımız güneş ne zaman doğacaktı? Ne zaman son bulacaktı ihtirasın, hilenin, kahrın, taassubun, fitnenin yolları. Kin ile, garez ile dolan bu kalpler ne zaman dolacaktı aşk ile, taat ile, sabır ile.

Ve beklenen güneş doğuyordu.  Var edenin adıyla insanlığa bir nur iniyordu.    Toprak kirlerinden arınıyor, kutlu bir zafer muştusu yayılıyordu etrafa ebabillerin dudağından. Rahmet sağanakları boşanıyordu vadilere. Zulmün kökü kuruyor, kibrin hırkasını çıkarıp tevazuyu kuşanıyordu toprak. Riyanın ve yalanın yerine merhamet tohumları saçılıyordu. Yetimlerin yüzü gülüyor, sevince gark oluyordu öksüzler. Rabbin rahmeti elçinin diliyle yayılıyordu etrafa.”Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsin”  .  İnsandan yükselip Rahman’a kavuşan, sonra yine insana dönen. İlahi neşvenin süruruyla çalkalayan kalpleri. Şuur, aslı olan Rabbine kavuşuyor, gayeyle birlikte akıbette hayroluyordu.  Tan’ın yerini af, zulmün yerini hidayet, kibrin yerini tevazu alıyordu. Aşk, ümit ve iman yaşamanın diğer adı oluyordu. İrade ise samimiyet ve kulluk.  Köle pazarından alınan Zeyd’in oğlu Usame orduların komutanı, Bilal şakıyan bir bülbül oluyordu Mescid-i Nebi’nin mihrabında.  Gözyaşları artık diri diri gömülen çocuklar için değil vuslat, mağfiret ve merhamet için dökülüyordu.

İkra!” kırık akıllara haddini bildiren o kutlu söz. Çölü vahaya döndüren o eşsiz soluk. Kutlu Nebi’nin diliyle yolsuzlara bir yol, sözsüzlere bir söz. Sözün ve yolun baş çeşmesi oluyordu.

Aslında her şey rebiulevvel ayının on üçüncü gecesi başlamıştı. Gönüller yanmış, Kurumuştu dudaklar. Firkatın narına dayanmaktan bezgin düştü nice yürekler. Yeryüzü hiç bu kadarına şahit olmamıştı belki de. Dağlar eğildi, solgun bir güle dönüştü benizler. Dağlandıkça dağlandı böğrümüz. Sevgilinin bastığı toprak olma arzusuyla kasıp kavruldu yıllar yılı yolunda yürüyenler. Pervazlarına konmak, güvercinleri olmak istediler. Bir kelime. Göğse inşirah gibi inen bir kelimeyi bekleyip durdular. Ve bir iz. Serapa tutulup çölde kaybolmuşlara. İz sürüp yüz sürüp dergâhında uzayan sürgünlüklere dur diyecek. Kurumuş dudaklara bir ab-ı hayat gibi düşecek.  Kalbe bir muştu gibi inecek. Taze bir soluk.  Aylardan hep Nisan, mevsimlerden hep bahar olacak. Bir şiir gibi dökülecek iklimlerimize.

Aslında her şey Ukaz panayırında bir peygamber geleceğini müjdeleyen Kuss b. Saide ile başlamıştı. Cehalet kendine tanrılar uydurup tanrılarını birbirleriyle yarıştırırken o hakikatin öncüsü peygamberi müjdeliyordu.  Müslümanların söyleyen dili ve Resulullah’ı mısralarıyla koruyan Hassan bin Sabit “Babam, babası ve namusum Muhammed’in namusunu korumaya siperdir” deyince “Allah katında mükâfatın cennettir” sözünü bir ödül olarak alacaktı Allah Resulünden. Ardından “Sizin çirkin söz söylemeyen bir kardeşiniz vardır. O Abdullah bin Revaha” müjdesinin sahibi gelecekti. Bedirin müjdecisi, Hendek’te toz toprak içinde çalışırken şiirleriyle ashabı coşturan. “…Rahman’dan mağfiret istiyorum/ Bir de ta yüreğe işleyen dehşetli bir yara” diyen Hassan.

Aslında her şey Evs’le Hazreç arasında fırtınalar koparan Ka’b bin Malik ile başlamıştı.  Kitabı tanımasıyla gümüş olan kelimeleri altın olmuş, taşıdığı mısralarla Evs kabilesi Müslüman olmuştu. Uhut’ta en öndeydi, Ehl-i Suffa’da seçkin yoksulların arasındaydı. Uhut’ta “Resulullah yaşıyor! Resulullah yaşıyor! ” müjdesini yayıyordu etrafa.

Aslında her şey Cehalet Devri’nin hiciv bayrağını dalgalandıran Kaab bin Züheyr’in Kaside-i Bürde’sini okumasıyla  başlamıştı. Ve sonrasında Resulullah mübarek hırkasını üzerine koyuvermişti de sevinçten ölecek gibi olmuştu. Kim bilir bu mutluluk iki cihanda da yetecekti ona. Şiire verilmiş ilk ödüldü bu. Arkasından gelenler Huzur-u Mahşer’de verilecek bir ödülün umuduyla yazacaklardı bütün şiirlerini. Böyle dökeceklerdi bir ırmaktan boşalır gibi mısralarını ardı ardına. Fuzuliler, Nabi’ler, Sümbülzadeler, Nef’iler, Mevlanalar, Yunuslar, Şeyh Galipler, Nesimiler, Süleyman Çelebiler. Ve daha niceleri.

Aslında her şey teknik ilimlerin tatbiki ise, kültür sonsuzluğa alınan yol diye başlamıştı Nurettin Topçunun deyimiyle. Öyle ya asrın idrakine giydirilmiş nebevi hırka, Kuran-i istikametle yön vermeliydi insana. Hayat ilahi bir kaynağa bağlanmalı, onu örten bütün tortular silinip süpürülmeliydi hayatlardan. Kültür yere baş koyan secdenin ve duada göklere açılan ellerin manasını kavramak olmalıydı. Hz. Peygamber ve ona seslenen sesleri tanımakla başlamalıydı işe.  Tarihi, tarihe mal olmuş şahsiyetleri, oluş ve duyuşları kavrayarak içselleştirmeliydi. Kuran’ı ete kemiğe büründürmüş Hz. Peygamber (sav)’i ve onun yolundan yürümüş mesuliyet sahiplerini. Maddeden ziyade manaya ehemmiyet vermiş o ulvi şahsiyetleri tanımak ve tanıtmaktı aslolan.

Aslında her şey bir nesil var etmek gayesiyle başlardı. Yaşam varsa kaygı vardı. Kaygı vardı varlık vardı. Kaygı varsa elem. Elem yaşıyor olduğuna dair en büyü alametifarikasıydı insanın. Kaygı, “ ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı!” diye feryad eden velinin aşkından ilham alan ruhlar kaygının mihenk taşlarıydı yeryüzünde. Âlimin atının ayağından sıçrayan çamuru şeref abidesi olarak sırtında teşhir eden uluları tanımaktı.   Bütün ecramıyla kendini kendinde arayan, kendini Rabbinde arayan, araya mesafeler koymayan, kendini “ikra’” emrinin muhatabı kılan bir nesil. Kendini okuyan, kitabını okuyan, Kuran’ınını indiği hal üzre okuyan, kendine inmiş gibi okuyan, kendini O’nun ismiyle inşa eden, kendini açan, kendini aşan, örtüyü atan, haddini bilen, Rabbini bilen, Kuran’ı kardeş belleyen bir nesil.

Bahar marşları yükselsin dilimizde yeniden. Kıyam et bizi ey!….

İMDAT AKKOYUN

 

Etiketler:
Yorum Yazın

Yorumlar 0 yorum

© Copyright 2013 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları SELENDİ MEDYA ve haber kaynaklarına aittir, lütfen haberleri izinsiz kopyalamayınız. Youtube Video İndir 45 Haber